Kayseri’nin Soğuk Sabahlarında Başlayan Bir Soru
Kayseri’de 25 yaşında olmak bazen bana ağır geliyor. Şehir sert bir rüzgâr gibi; insanı ya ayakta tutuyor ya da biraz eğiyor ama asla tamamen bırakmıyor. Bugünlerde içimde dolaşan bir soru var ve ne zaman Erciyes’in karı uzaktan beyaz bir çizgi gibi görünse, o soru daha da büyüyor: İşaret dili tüm dünyada aynı mı?
Bunu ilk kez gerçekten düşünmem, sıradan bir sabahın içinde oldu. Kahvemi almış, her zamanki gibi Cumhuriyet Meydanı’na doğru yürüyordum. İnsanlar telaşlıydı, simitçiler bağırıyor, otobüsler geç kalmış gibi homurdanıyordu. Her şey olağandı ama ben olağanlığın içinde garip bir boşluk hissediyordum. Sanki herkes konuşuyor ama kimse gerçekten birbirini duymuyordu.
O gün fark ettim: ben de çoğu zaman “duymadan yaşayan” biriyim.
Bir Kafede Başlayan Sessizlik
Bir kafeye girdim, cam kenarında oturdum. Yan masada iki genç vardı. Biri el hareketleriyle anlatıyor, diğeri dikkatle bakıyordu. Önce oyun oynuyorlar sandım. Sonra anladım: işaret diliyle konuşuyorlardı.
Bir an donup kaldım. İçimde garip bir hayranlık büyüdü. Çünkü o an, sessizliğin aslında ne kadar güçlü olabileceğini gördüm. Kelimeler yoktu ama anlam vardı. Hatta belki de bazı kelimelerden daha fazla anlam.
Ama aklımdaki soru orada daha sert bir şekilde yükseldi: İşaret dili tüm dünyada aynı mı?
Yan masaya bakarken şunu düşündüm: Eğer bu insanlar farklı ülkelerden gelseydi, yine böyle rahatça anlaşabilirler miydi? Yoksa bizim “Türkçe konuşmamız” gibi işaret dili de ülkelere göre değişiyor muydu?
O an içimde küçük bir hayal kırıklığı oluştu. Çünkü ben işaret dilinin evrensel olmasını istedim. İnsanların, ses olmadan da aynı dili konuşabilmesini… Ama hayat her zaman istediğimiz kadar basit değil.
Kayseri Otogarında Bir Karşılaşma
Bir hafta sonra otogardaydım. Annem için küçük bir paket götürmem gerekiyordu. Otobüsler kalkıyor, insanlar vedalaşıyor, herkes bir yerlere yetişiyordu. Otogarın o karışık ama tanıdık kokusu beni her zamanki gibi biraz geçmişe götürdü.
Orada bir yabancı turist gördüm. Yanında genç bir çevirmen vardı ama aralarında bir kopukluk vardı. Turist elleriyle bir şey anlatmaya çalışıyordu ama çevirmen tam anlayamıyordu. İkisi de zorlanıyordu.
İçimde bir şey kırıldı o anda. Çünkü işaret dilinin bile her yerde aynı olmadığını, hatta bazen aynı ülkede bile anlaşılmadığını fark ettim.
Yardım etmek istedim ama ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece izledim.
O an kendime kızdım. “Keşke işaret dili biliyor olsaydım” dedim içimden. Bu cümle basit ama içimde yankısı büyük oldu. Çünkü bu sadece bir dil eksikliği değil, bir insanla bağ kuramama hissiydi.
Günlüğüme Yazdığım Hayal Kırıklığı
O gece evde defterimi açtım. Kayseri’nin gece sessizliği pencereden içeri doluyordu. Erciyes’in karı uzaktan gri bir gölge gibi görünüyordu.
Şunu yazdım:
“Bugün anladım ki insanlar sadece sesle değil, elleriyle de ayrılıyor. Ve ben buna hazır değilmişim.”
İçimde tuhaf bir hayal kırıklığı vardı. Çünkü işaret dilinin evrensel olmadığını öğrenmek beni biraz üzmüştü. İnsanların aslında sandığım kadar kolay birleşemediğini görmek… evet, bu canımı sıkmıştı.
Ama aynı zamanda bir merak da büyüyordu içimde. Belki de bu farklılık kötü değil, sadece insanlığın çeşitliliğiydi.
İşaret Dilinin Gerçek Yüzü
Sonraki günlerde araştırmaya başladım. Öğrendim ki her ülkenin kendi işaret dili varmış. Türk İşaret Dili (TİD) ayrı, Amerikan İşaret Dili (ASL) ayrı, Fransız İşaret Dili ayrıymış. Hatta bazen aynı ülke içinde bile bölgesel farklılıklar olabiliyormuş.
Bu bilgi beni hem şaşırttı hem de biraz üzdü. Çünkü zihnimde kurduğum “evrensel sessizlik dili” yavaş yavaş dağıldı.
Ama sonra başka bir şey fark ettim: Bu farklılıklar bir eksiklik değilmiş. Her toplum, kendi kültürünü ellerine taşımış gibi. Her işaret, o toplumun düşünme biçimini yansıtıyormuş.
Bu düşünce içimde küçük bir umut ışığı yaktı. Belki de mesele herkesin aynı dili konuşması değil, birbirini anlamaya çalışmasıydı.
Bir Öğretmenin Hikâyesi
Bir gün bir videoda işitme engelli çocuklara ders anlatan bir öğretmeni izledim. Ellerini öyle akıcı kullanıyordu ki sanki havada görünmeyen bir şiir yazıyordu.
Çocuklar gülüyordu. Anlıyorlardı. Ve o an şunu düşündüm: iletişim, aslında sadece ortak dil değil, ortak niyetmiş.
Gözlerim doldu. Çünkü o çocukların mutluluğu bana çok basit ama çok güçlü bir şeyi gösterdi: İnsanlar isterse her şekilde anlaşabiliyor.
İçimdeki hayal kırıklığı biraz yumuşadı. Ama tamamen geçmedi. Çünkü hâlâ şu soru vardı:
“Eğer herkes farklı işaret dili kullanıyorsa, gerçek anlamda evrensel bir bağ kurmak mümkün mü?”
Erciyes’e Bakan Bir Akşam
Bir akşam Erciyes’e karşı oturdum. Kayseri’nin soğuğu yüzüme vuruyordu ama içimde garip bir sıcaklık vardı. Günlerdir düşündüğüm şey artık daha netti.
İşaret dili tüm dünyada aynı mı?
Hayır değildi. Ama belki de asıl mesele bu değildi.
Ben o an şunu hissettim: İnsanlar aynı dili konuşmasa bile aynı duyguları taşıyordu. Üzüntü, sevinç, yalnızlık, umut… bunların dili yoktu. Eller farklı hareket edebilirdi ama kalpler benzer ritimde atıyordu.
İçimdeki umut ilk kez bu kadar net hissettirdi kendini. Çünkü farklılıklar artık beni korkutmuyordu.
Bir Kütüphanede Küçük Bir An
Bir gün kütüphanede çalışırken yan masaya iki kişi oturdu. Biri işitme engelliydi, diğeri değildi. Ama aralarında bir şey dikkatimi çekti: sabır.
Birbirlerini anlamak için acele etmiyorlardı. Yanlış anlaşılmalar olduğunda gülüyorlardı. Tekrar deniyorlardı.
O an şunu düşündüm: Belki de dünya böyle olmalıydı. Herkesin birbirine biraz daha zaman verdiği bir yer.
İçimdeki umut biraz daha büyüdü.
İçimde Kalan Soru
Şimdi bu satırları yazarken Kayseri’de akşam olmuş durumda. Dışarıda rüzgâr var, pencerem hafif aralık. Şehir yine bildiğim gibi sert ama tanıdık.
İçimde hâlâ o soru duruyor: İşaret dili tüm dünyada aynı mı?
Ama artık bu soru beni eskisi gibi üzmüyor. Çünkü cevabın kendisinden çok, insanların birbirini anlamaya çalışması önemli gibi geliyor.
Belki de dünya tek bir dilde birleşmeyecek. Ama belki de buna gerek de yok.
Çünkü bazen anlamak, aynı dili konuşmaktan daha güçlüdür.
Buna da Göz Atın: Tıraş olduktan sonra neden kolonya sürülür ?